31/5/2007 - Türkiye'de "TÜRK" Olmak...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “Türk” tebaasından biri olmak nedir, neye benzer, nasıl bir duygudur, neleri kapsar?
“Türk”ten kasıt ne, meselesine gelelim önce: Bu ülkede Türk, etnik aidiyetini tarif ederken Türk aslına baÄŸlı olduÄŸunu öne çıkarmaktan çok, baÅŸkaca (yani Arap, Çerkez, Kürt vb. gibi) referans göstermeyen bir topluluÄŸun adıdır. Bir etnisite olarak Türklerin soy köklerini ırsî mantıkla geriye doÄŸru sürmelerinin imkânı yoktur. Toroslar ve Ege mıntıkasında yaÅŸayan bazı Türkmen aÅŸiretlerinde etnik aidiyet duygusuna dokunmak belki mümkün ama kendini Türk sayan geniÅŸ kitle, buna benzer bir etnik orijin referansından mahrumdur.
Bu niçin böyledir, kısaca izah edelim: Tarihî kayıtlarımız, aile ÅŸeceresi çıkartmak için elveriÅŸli deÄŸildir, Tahrir defterleri vergileme esasına ve hane reisi anafikrine göre tutulmuÅŸtur; soy iliÅŸkilerini göstermek itibariyle sistematiÄŸi yoktur. Nüfus sayımı ise mâlum, 1830’larda baÅŸlatılmıştır ve o kayıtlar bile ÅŸecere çıkarmak için yeterince elveriÅŸli deÄŸildir. Bu mânâda Türk, tarihsizdir. Aristokrasisi, Burjuvazisi yani hafızası yoktur. Türk, kendini gölün suyundan bir damla gibi kültürel baÄŸlanışlarla Türk hisseder ve bu duygu ona kâfi gelir.
Devletin resmi ismini, aidiyet adresi olarak paylaÅŸmak Türk’e hiçbir imtiyaz tanımaz, bilakis çoÄŸu yerde yarışa geriden baÅŸlamasını gerektirir. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaÅŸayan ve kendini Türk hisseden birinin devletle yüz-göz olmuÅŸluk (akrabalık, sıcaklık, samimiyet, karabet) derecesi, variyetli ve şöhretli bir sülâlenin elli ikinci dereceden uzak ve fukara akrabası olmak gibi bir ÅŸeydir. Fiilen hiçbir anlam ifade etmez; Türkiye’de kendini Türk sayanlar, Türk oldukları için bugün kadar kayırılmamış, kollanmamış, öne çıkarılmamışlardır. Onların bu isim akrabalığından paylarına düşen, devlet adamlarının ara sıra söylediÄŸi güzel sözler, vecizeler, tatlı iltifatlardır.
Türkler kendilerini, -garip bir tarihi mantıkla- Osmanlı siyaset anlayışının tabii vârisi sayarlar; Osmanlıların son zamanlara kadar Türk lâfzını pek makbul tutmayışlarına bile alınganlık göstermezler. Türklerin en tarif edici politik vasfı devletin kütlesine temas ihtiyacıdır. Bir iltisak noktası temin ettiklerinde rahatlar ve kendilerini devletin cüzü sayarlar. Bu duygunun sahici olup olmadığı, nihai tahlilde lehine iÅŸleyip iÅŸlemediÄŸi onlar için önem taşımaz. Bu yüzden, “AÄŸanın malı gider, azabın canı gider” sözü Türk için söylenmiÅŸ gibidir.
Siyasi ve ekonomik ganimet paylaÅŸmakta yırtıcı olmaması ve kendini 70 milyonda bir hisse sahibi olduÄŸu tüzel kiÅŸiliÄŸin sahibi sanmasına mukabil Türk, baÅŸkaca aidiyet iddiası taşıyan kiÅŸi ve toplulukların “hak” peÅŸinde koÅŸmasını anlayamaz. Kendisi esasen devlet denilen tüzel kiÅŸilikte somut bir hakka sahip olmadığı için bu gibi iddiaları ÅŸaşırtıcı ve samimiyetten uzak bulur. Devleti sahiplenir ama bu temellük, baÅŸkalarının sahipleniÅŸini kıskanma raddesine ulaÅŸmaz; bilakis baÅŸkalarının hak peÅŸinde koÅŸmasını garipser, anlayamaz, hatta incinir.
Fiiliyatta devlet, Türk’ün dilinden baÅŸka hiçbir kültür varlığını olduÄŸu gibi resmen kabullenmiÅŸ deÄŸildir; kaldı ki Türklerin dili de devlet tarafından sistematik devrimlere uÄŸratılmış ve Türklerin ilerde seküler bir dünya görüşünü benimseyeceÄŸi hesabıyla dilin içini İslami kavramlardan arıtarak laik bir dil inÅŸa etme gayretine giriÅŸmiÅŸtir. Türk, kendisini Türk kavramına baÄŸlayan kültür unsurlarında bile incitilmiÅŸ ve hor görülmüş olmasını fazlaca umursamamıştır çünkü Türk’ün ÅŸuuraltında devlet bir “dam altı”na (sakf), gölgeliÄŸe benzer. Bu dam altında özel yer ve hak iddia edilmesini kendisi adına bile mânâsız ve sebepsiz bulur.
Ve Türk, son günlerde yürüyüp giden alt-üst kimlik tartışmalarından bir şey anlamamakta ama derinden derine incinmektedir.
|